MAKUL ŞÜPHE VE ÖFKELİ ADAMLAR
Kültür & Sanat Sinema & Müzik ✍️ Köşe Yazısı

MAKUL ŞÜPHE VE ÖFKELİ ADAMLAR

Tek bir odada geçen, sıcaktan bunalmış 12 kızgın adam ve masada tek bir soru: Bir gencin hayatı kaç dakikada karartılabilir ?

Sidney Lumet’in 1957 yapımı sinema klasiği 12 Kızgın Adam (12 Angry Men), bir mekânda geçen ve cinayet davasının oylamasını konu alan bir drama filmidir. Ancak derine indiğimizde karşımıza çıkan şey; adalet mekanizmasının, toplumsal ön yargıların, sınıf farklılıklarının ve eleştirel düşünmenin devasa bir tahlilidir. Film, gerçeğin yanılsaması ile hakikatin kendisi arasındaki o ince çizgiyi ve ön yargıların zihinsel arka planını muazzam bir derinlikle önümüze koyar. Kanıtların üzerinde yeterince düşünülmemesi ve araştırılmaması neticesinde idam cezası alan bir genç, jüri üyelerinin alacağı nihai kararla ya cezası kesinleşecek ya da masumluğu ispatlanacaktır.

Jüri üyelerine uzaktan baktığımızda izleyicilerin dikkatini bariz şekilde çeken bir detay filmin tüm gidişatı hakkında bize fikir verir. Jüri üyeleri, yalnızca orta-üst sosyo-ekonomik katmandan gelen o "beyaz-erkek-Amerikalı" kutsal üçlüsünden oluşmaktadır. İstisnasız pek çok Hollywood yapımında karşımıza çıktığı gibi, burada da "beyaz adamın kurtarıcı refleksi" ile hareket edildiğini görüyoruz. Peki neden masada tek bir kadın ya da Afro-Amerikalı jüri üyesi yoktur? İlk olarak soracağımız bu soru, davanın görüldüğü dönemin toplumsal iklimini sorgulamamızı sağlar. Jürinin bu denli homojen yapıda olması, verilecek kararların doğruluğunu daha en başından itibaren tartışmalı hale getirir. Amerika Birleşik Devletleri’nde kadınlar jüri sistemine, eyaletten eyalete farklılık göstermekle birlikte resmi olarak ancak 20. yüzyılın sonlarında (J.E.B. v. Alabama, 1994) tam anlamıyla dâhil edilebilmiştir. Yine siyahilerin jüri üyeliği yapma hakkı, köleliğin kaldırılmasından sonra yasal olarak tanınsa da uzun yıllar boyunca çeşitli ayrımcı uygulamalarla engellenmiş; Batson v. Kentucky (1986) davası bu ayrımcılığın önlenmesinde dönüm noktası olmuştur.

Bunun yanında karakterlerin yaşadığı 1950lerin amerikasındaki sınıf farklılıkları, toplumsal önyargılar ve sosyal-ekonomik koşulların üzerinde de durmamız gerekir. Davanın merkezinde yer alan çocuk, büyük bir şehrin kenar mahallelerinde yaşayan alt tabaka bir aileye mensuptur ve film boyunca ailesi ile yaşadığı zorlu yaşamından bahsedilir. Çocuğun annesi henüz o 9 yaşındayken ölmüştür ve çocuk defalarca ıslahevinde kalmış, babası ise kalpazanlıktan hapis yatmıştır. Filmde sürekli olarak bu zorlu koşulların o bölgelerdeki suç oranlarını arttırdığı konuşulur. Aile dinamikleri sorunlu olan çocuk, sürekli şiddet görüyor böylece dönemin aslında sosyal hizmetlerinin ve çocuk koruma yasalarının yetersizliğine de dikkat çekiliyor. Jürilerden biri hariç -ki kendisi de bahsedilen o yoksul semtlerde doğmuş- diğer tüm jürilerin ekonomik refahlarının yüksek olduğu ve kenar mahalle kültüründen gelen insanları negatif stereotipleştirme eğiliminde oldukları görülüyor. O mahallelerde suça yatkın genetik kodlarla dünyaya gelindiği iddiasında bulunan bir jüri üyesi “Onlar için insan hayatı bizim kadar önemli değil sürekli ürerler ve kavga ederler. Çoğu sanki duyguları yokmuş gibidir her şeyi yaparlar. Olmayanlarla da tanıştım ama onlar istisna. Bu insanlar tehlikeli ve vahşi, bunların hepsi doğuştan yalancı ona mahkeme yapıldığı için bile şanslı” derken aslında toplumun da suça bakışını gösterir. Suçun, bireyin ahlaki değerlerinin yoksunluğundan ziyade mensubu olduğu tüm sosyal çevreye mal edilmesi filmin tartışılan ana hatlarından biridir.

Ayrıca bu bakış açısı toplumun ön yargılarının adil yargılanma üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Böylelikle toplumun aşırı genelleme (overgeneralization) hatasına sıkça düştüğü görülmektedir. Çocuğun davasını ve delillerini sadece 6 gün inceleyen jüri üyelerinin, sınırlı bilgiye dayanarak aşırı genelleme yapma hatasına düşmeleri bilişsel ekonomiklik açısında kolay bir seçim olabilir. Ancak film ilerledikçe, önyargıların gerçeği nasıl gölgeleyip yanlış kararlar aldırabileceği anlaşılıyor.

8 numaralı jürinin tek başına savunduğu görüş yani “şüphenin sanık lehine değerlendirilmesi” ilkesinin diğer jürilerce dikkate alınmama olayları ateşler. 8 numaralı jüri, diğer jüri üyelerinin “Ya suçluysa?” iddiasını “Ya masumsa?” argümanı ile sürekli çürütmeye çalışır. Çocuğun cinayette kullandığı “benzersiz” olarak düşünülen bıçağın aslında o bölgede yaygın olarak satılan bir bıçak olduğu ile başlayan süreç diğer kanıtların tekrar analiz edilmesine kadar uzanıyor. Baş aktörün istediği kuşku girdabı böylelikle başlıyor. Buradan itibaren kesin kanıt olarak sunulan delillerin aslında teyide muhtaç olduğunu düşünmemiz isteniyor. Pencereden cinayeti gördüğünü iddia eden kadının gözlük taktığı ve uyurken çıkarmış olabileceği gibi farklı olasılıklar üzerinde durulmaya başlandıkça en kesin olarak görülen iddiaların dahi aslında hatalı olabileceği düşünülmeye başlanıyor.

Baş aktör süreci çok dikkatli yürütmeli ve jüri odasında rahat bir iklim oluşturmalıdır. Bir jürinin diğeri üzerinde tahakküm kurmadan argümanlarını ve itirazlarını dile getirebildiği bu iklim, olası fikir değişiklikleri için ılımlı bir ortam meydana getirir. Öfkeli olan jüriler duygusal reaksiyonlar verseler de amaç ortak bir sonuca ulaşmak olduğu için diğer grup üyeleri bu kaosun üstesinden gelecek mantıklı girişimlerde bulunmaya çoktan başlamışlardır. Grup yöneticisi oylama yapmak istediğinde "Senatör mü seçiyoruz?" diyerek dalga geçen jüriler; iddialar tartışıldıkça eleştirel düşünmenin ve akılcı tartışmaların içine çekilirler. Başlangıçta 11-1 olan oy dengesi; zaman ilerledikçe 10-2, 8-4, 6-6 ve sonunda 1-11 olarak değişir. Süreç boyunca bir jüri üyesi fikrini tam 3 defa değiştirir. Filmin bize sunduğu en kıymetli derslerden biri de şudur: Fikrini değiştirmek, esneklik göstermek veya gruptan farklı düşünebilmek bir zayıflık değil, hakikate duyulan saygının bir göstergesidir.

Sonuç olarak kanıtlar üzerinde çalışırken derinlemesine analiz yapılmazsa zihin, en ufak bir boşluğu dahi en olası cevaplarla doldurmaya eğilimli hale gelir. Aslında yaşlı adamın koşarak uzaklaştığını gördüğü kişi gerçekten o çocuk mudur? Belki evet belki hayır. Tıpkı Libet deneyinde olduğu gibi belki de bilinçli karar verme sürecimiz başlamadan önce zihnimiz bilinç dışı bir hazırlık içerisindedir. Ön kabuller ile alınan kararların gerçekliği işte o zaman tartışmalı bir konu haline gelir. Toplum açısından bıçak sırtı konuların da tartışmaya açılabileceğini, konuşulması tehlikeli görülen konuların ele alınabilmesini, kanıtların olduğu gibi değil bağlamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini, politik tercihlerin ve önyargıların karar süreçlerindeki inancı sarsmaması gerektiğini, empati kurabilmenin ve çoklu bakış açısının önemini anlatması bakımından 12 kızgın adam filmi bize değerli bir bakış sunar.

Tepkin:
H Hülya Öksüz ← Kültür & Sanat haberlerine dön

Yorumlar (0)

Yorumlar hemen görünür; kurallara aykırı olanlar kaldırılır.

İlk yorumu sen yaz.

İlgili haberler