Akira Kurosawa, şüphesiz dünya sinemasının en önemli isimlerinden biri. Onun filmlerine yalnızca birer anlatı olarak değil; dönemin tarihine, insan psikolojisine ve toplumsal belleğe tutulan birer ayna olarak da bakabiliriz. Raşomon ve Yedi Samuray en bilinen başyapıtları arasında gösterilse de, Düşler Kurosawa'nın iç dünyasını ve sinema dilini anlamak açısından son derece önemli bir film.
Film, yönetmenin kendi rüyalarından yola çıkarak oluşturduğu sekiz kısa hikâyeden oluşuyor. Her bölüm başka bir dünyanın kapısını aralıyor; çocukluk korkularından doğaya, savaşın yıkımından nükleer felaketlere kadar Kurosawa'nın hayatı boyunca taşıdığı kişisel ve toplumsal kaygıları bu düşlerin içinde bulmak mümkün.
Filmin en buruk ve sarsıcı bölümü ise benim için şüphesiz "Tünel". Diğer hikâyelerin renkli, bazen masalsı atmosferinin aksine bu bölüm, sade ve neredeyse nefessiz bırakan bir sessizlikle açılıyor.
Kurosawa bu bölümü, terhis olmuş bir Japon subayının alacakaranlıkta ıssız bir dağ yolunda ilerlediği ve yolun sonunda kapkara bir tünelle karşılaştığı sahneyle başlatıyor. Sanki Kurosawa kendi düşündeki o bitmek bilmeyen alacakaranlığa bizi de çekiyor. İlk bakışta yalnızca bir geçit gibi görünen bu tünel, insanı aydınlığa değil, hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir karanlığa götürüyor. Tünelin içine girdikçe neyin gerçek, neyin düş olduğunu biz de sorgulamaya başlıyoruz.
Tünelin kendisi artık savaşın geride bıraktığı o karanlık dünyaya dönüşüyor. Önce üzerine patlayıcı bağlanmış, hırlayarak gelen askerî köpek beliriyor. Kısa bir süre sonra köpek karanlıkta kayboluyor. Ardından tünelin karanlığından bir asker beliriyor. Ağır adımlarla komutanına doğru ilerliyor; sahnenin yalınlığı, ona neredeyse tiyatro sahnesi kadar çarpıcı bir ağırlık kazandırıyor.
Er Noguchi.
Yüzü solgun, teni maviye çalan genç asker komutanına doğru yaklaşıyor. Komutan ona şaşkınlık, çaresizlik ve derin bir kederle bakıyor. Noguchi hâlâ öldüğüne inanamıyor; eve gittiğini, annesinin onun için hazırladığı pirinç keklerini yediğini hatırlıyor. Komutan ise ona çatışmada öldüğünü, eve gittiğini sandığı o anların bilincini kaybettiği sırada gördüğü bir rüyadan ibaret olduğunu ve kollarında can verdiğini anlatıyor.
Noguchi bir süre sessiz kalıyor. Sonra ailesinin hâlâ onun yaşadığına inandığını söylüyor ve uzakta, tepenin üzerinde yanan bir evin ışığını gösteriyor:
"Orası benim evim. Annem ve babam oradalar… Hâlâ beni bekliyorlar."
Noguchi son kez o ışığa bakıyor; yüzünde gerçeği kavramaktan çok, ona boyun eğmenin derin hüznü var. Ardından arkasını dönüp tünele doğru yürüyor. Komutan arkasından sesleniyor. Noguchi duruyor, son kez selam veriyor ve yeniden karanlığa giriyor.
Geriye yalnızca taş zeminde yankılanan postal sesleri kalıyor.
Oldukça dokunaklı olan bu sahne bana Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler romanındaki İlyuşa'nın cenaze merasimini hatırlatıyor. Noguchi'nin uzaktaki evin ışığına bakması da benzer bir keder taşıyor. Ölümün kendisinden çok, geride kalanların bekleyişi insanın içine çöken bir acıya dönüşüyor.
Fakat sessizlik uzun sürmüyor.
Tünelin içinden bu kez çok daha fazla askerin ayak sesleri duyuluyor. Sert, ritmik adımlar giderek yaklaşıyor. Karanlığın içinden Üçüncü Müfreze çıkıyor. Üniformaları çamur ve kurumuş kan içinde. Savaşta ölmüş olan askerler, şimdi yeniden komutanlarının karşısında duruyorlar.
Komutan onların da öldüğünü biliyor. Onlara geri dönmelerini söylüyor ve son emrini veriyor:
"Üçüncü Müfreze, geriye dön! Marş marş!"
Askerler aynı anda arkasını dönüyor. Hiçbir şey söylemeden, aynı ritimle tünelin karanlığına doğru yürümeye başlıyorlar. Bir süre sonra siluetleri karanlığın içinde kayboluyor. Geriye yine yalnızca uzaklaşan postal sesleri kalıyor.
Sanırım "Tünel'i" bu kadar sarsıcı yapan şey de burada. Savaş bitmiş ama askerlerin yürüyüşü hâlâ devam ediyor. Ölmüşler ama hâlâ emir bekliyorlar. Eve dönmeleri gerekirken yeniden aynı karanlığa giriyorlar.
Kurosawa savaşın kendisini göstermiyor bize. Büyük çatışmalar, patlamalar ya da düşman orduları yok. Bunun yerine savaşın geride bıraktığı izleri gösteriyor: bir köpeğin hırıltısını, geride kalanların acısını, uzakta yanan bir evin ışığını ve karanlıkta giderek uzaklaşan postal seslerini. Savaş bitmiş olsa da geride bıraktığı sessizlik hâlâ devam ediyor.
Yorumlar (0)
İlk yorumu sen yaz.